Reklam
BU SÜRECİN SONU 3. DÜNYA SAVAŞI!
Reklam
UĞUR ÖZGÖKER

UĞUR ÖZGÖKER

BU SÜRECİN SONU 3. DÜNYA SAVAŞI!

19 Nisan 2017 - 11:43

Bu sene MARMARA GRUBU VAKFI tarafından 20. si düzenlenen AVRASYA EKONOMİK ZİRVESİ’ nde, bu satırların yazarının Raportörlüğünü yaptığı ilk ve ana oturumunun başlığında olduğu gibi; İnsanlık bugün yeniden bir yol ayırımındadır. Sürdürülebilir Enerji, Telekomünikasyon, Ulaşım ve Ekonomik Kalkınmada Arz-Talep Dengesinin Rolü, bunları kontrol eden aktörler ve figüranların konumları ile Avrupa Birliği’nin Karşılaştığı Meydan Okumalar ve Tehditler AB’nin geleceğinin çok ciddi bir şekilde tartışılmaya açılmasına yol açmıştır. Özellikle son 3-4 senedir Avrupa Ülkelerinde görülen “Terör” olayları, 2. Dünya Savaşından sonra AB ülkelerinin başkentleri ve diğer büyük şehirlerinde görülmemiş tahribat ve ölümlere yol açmıştır. 

            Avrupa yine son yıllarda terör saldırılarına sahne olmuştur. Bu saldırıların yukarıda çizdiğimiz karamsar tabloyu daha da tehlikeli hale getireceğini söyleyebiliriz. Hem bu nedenle hem de Avrupa’da popülizmin prim yaptığını gören ana akım merkez partilerin siyasi çıkar beklentisi ve oy kaygısıyla hareket etmeleri sonucu; Hollanda sonrasında, Fransa ve Almanya’da da yakın gelecekte yapılacak seçimlerde radikal sağ ve ırkçı partilerin mevcut oy oranlarını ve ulusal parlamentolardaki sandalye sayılarını çok fazla artıracakları hatta iktidar veya koalisyonlar vasıtasıyla iktidar ortağı olabilecekleri şeklinde değerlendirilmektedir. Böyle bir siyasal kültür, tercih ve siyasal davranış değişikliğinin sonucunda 2. Dünya Savaşından günümüze kadar çok-kültürlü Avrupa’nın öznesi olduğu düşünülen AB ülkelerinde yaşayan yabancılar, Müslümanlar ve Türkler’ i zor günlerin beklediğini söylemek herhalde kehanet olmayacaktır. Avrupa’nın “Öteki” korkusu, çok-kültürlü Avrupa’da yaşadığını düşünüp ötekileştirilenlerin de Avrupa’dan korkmasını beraberinde getirecektir.

            AB’ye en ölümcül darbelerden biri de; üzerinde güneş batmayan imparatorluk olarak Pax-Britanica ünvanıyla 300 sene dünyayı idare etmiş olan, bugün de dünyadaki tek süper güç “Pax-Amaricana”, yani alaycı bir ifadeyle Amerikan İmparatorluğu olarak adlandırılan ABD’nin Avrupa’daki en büyük partneri ve dünya çapındaki en büyük müttefiki olan İngiltere’nin geçen sene AB’ den çıkma kararı almasıdır. BREXIT olarak adlandırılan İngiltere’ nin referandumla AB’ den çıkma kararı alması, tarihinde ilk kez bir ülkenin AB’ den çıkabileceğini göstermesi nedeni ve ilerde bunu Fransa gibi yeni devletlerin izleyebileceği endişesi ile AB’ nin yakın bir gelecekte dağılabileceği veya SİYASİ BİRLİK hedefinden vazgeçip tamamen bir İKTİSADİ ENTEGRASYON” a dönüşebileceği yolundaki iddiaları çok kuvvetlendirmiştir.

            Almanya, Fransa, İtalya ve İspanya’ nın son AB zirvesi öncesi bir araya gelerek gerçekleştirdikleri hazırlık toplantısından sonra yapılan açıklamalardan anlaşıldığı kadarıyla bizatihi AB de kendi geleceğinden endişelidir. Dört ülkenin ortak düşüncesi, AB ülkelerinin birbirlerine daha fazla kenetlenmemesi halinde Merkezkaç eğilimlerin artacağı yönündedir. BREXIT bunun en somut örneğidir. İngiltere’ nin yanında olmamasının yanı sıra ABD, Çin ve özellikle Rusya tarafından Irak-Suriye sorunlarının ısrarla dışında bırakılması da Almanya’yı küresel politikalar izleyemeyip sadece bölgesel politikalar izleyebileceği Avrupa kıtası içine sıkıştırmaktadır. Almanya’ nın bu şartlar altında AB’nin güney eksenini yanına alıp yeni açılımlar gerçekleştirmeye çalışacağı tahmin edilmektedir. Ancak kendi kumandası altında bir ortak ordu kurulması ve ortak dış, savunma ve güvenlik politikaları gibi konularda NATO’ da ABD’ nin olduğu gibi diğer AB ülkeleri üstünde hegemonya kuracak şekilde dominant bir rol oynamakta ısrarcı davranırsa; bu durum, İsveç, Danimarka, İrlanda ve Benelux ülkeleri gibi bazı AB üyesi ülkelerin AB’den kopma sürecini hızlandırabilecektir. Diğer bir tehlike ise, küresel politikalardan izole edilen ve Avrupa kıtasına sıkıştırılan Almanya’nın çok daha saldırgan bir dış politika izleyebileceği yönündeki ciddi emarelerdir. Bunun en güçlü ispatı ise geçmişte Almanya’ nın 1. ve 2. Dünya Savaşları başlamadan yaklaşık onar yıl önceki dış politikalarını örnek olarak verilebilmesidir. 

Bugünün dünyası 2. Dünya Savaşının hemen öncesindeki Avrupa’ nın ve dünya’ nın durumuna çok benzemektedir.  Dönemi hatırlayalım; bu dönem ABD Wallstreet te başlayan ve “Kara Perşembe” diye de adlandırılan 1929 BÜYÜK İKTİSADİ BUHRANI nın ( The Great Crash ) ardından, Uluslararası İktisadi krizin 1930’ların başında Avrupa kıtasına sirayet ettiği dönemdir. Avrupa’yı 1930’ların başında bir baştan diğer başa kanserli bir ur gibi saran bu iktisadi krizin Avrupalı vatandaşlar üzerindeki “Sosyal” ve Avrupa Devletleri üzerindeki “Siyasal” sonuçları çok büyük felaketlerin zuhur etmesi şeklinde olmuştur. Başta Almanya olmak üzere Avrupa’ da milyonlarca kişi işsiz ve aç kamış, on binlerce işyeri iflas ederek kapanmış, Avrupa’ lı hükümetler vatandaşlarının en zaruri asgari temel ihtiyaçlarını bile karşılayamaz duruma düşmüş ve toplumlarda sosyal patlamalar meydana gelmiştir. Bu sosyal patlamalar beraberinde siyasal istikrarsızlıkları getirmiş ve anarşi, terör olayları, ayaklanmalar, milyonlarca kişinin katıldığı mitinglerin Avrupa’ nın bütün başkentleri ve büyük şehirlerinde her gün yapılması olağan hale gelmiştir. Bu iktisadi çöküş durumunun “Siyasal Tezahürü” ise “Sosyal” hayata yansımasından daha vahim olmuştur.  Daha önceden İtalya’da iktidara gelmiş olan Faşist lider Mussolini’ ye ek olarak, Almanya’da Hitler, İspanya’da Franko, Portekiz’de Salazar, Macaristan da Gyula Gömbös, Bulgaristan’ da Bogdan Dimitrov Filov, Romanya’ da Ion Antonescu, Yugoslavya’ da Ustaşalar, Avusturya’ da Heimwehrler, Belçika’da Reksizm; Avrupa kıtası dışında Arjantin’ de Peronizm, Japonya’da Militarizm gibi aşırı sağcı, otoriter ve totaliter rejimler işbaşına gelmişler ve nihayet 1 Eylül 1939 da da 2. Dünya Savaşı çıkmıştır.

            Günümüzde ise önce 2008’ de ABD’ de Mortgage sisteminin çökmesi ile başlayan finansal kriz 2009 yılında Kıta Avrupası’ na sirayet etmiş ve AB üyesi başta Yunanistan, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, İrlanda gibi ülkeler borçlarını ödeyemeyerek konkordato ilan etmişler ve yani iflas ederek müflis duruma düşmüşlerdir. İflasını ilan eden ülkelerin dışında İtalya, İspanya ve Portekiz gibi diğer AB ülkelerinde de iktisadi kriz çok şiddetli etkisini göstermiş, kamusal hizmetlerin fiyatları ile temel enerji kaynakları girdi maliyetleri birdenbire neredeyse 2 katına çıkarken ücretler % 60’ lara varan oranlarda düşürülmüş buna ilaveten de AB’ de binlerce işyerinin iflas etmesi veya kapanması sonucu milyonlarca kişi işsiz kalmıştır. Bu 2. Küresel İktisadi Krizin kıta Avrupa’sındaki etkisi güçlü Alman ekonomisi ve AB İktisadi Bütünleşmesi sayesinde 1930’ lar kadar şiddetli hissedilmese de birçok başkentte büyük grev ve gösteriler düzenlenmesine,  birçok siyasal iktidarın zayıflamasına,  Avrupa ülkelerinin yönetimlerinin istikrarsızlaşmasına ve gene 1930’ larda olduğu gibi temel kamusal mal ve hizmetlerin fiyatlarının birkaç kat artırılarak büyük zamlar  yapılmasına karşılık ücretlerde % 60’ lara varan düşüşler ve kesintiler yapılmış, kapanan binlerce işletme ve faaliyetlerine devam eden işletmelerin de çalışan sayısını azaltarak maliyetlerini düşürme politikaları neticesinde Avrupa’ da  yüz binlerce insan işsiz kalmıştır. Böylece Avrupa vatandaşlarının  “Yaşam Standartları” neredeyse 2.  Dünya Savaşı’ nın hemen sonrasındaki koşullara düşmüştür.

            Bu kötü iktisadi koşullar sosyal huzursuzlukları da artırmış, Hükümetler düşmüş, yerlerine de zayıf iktidarlar gelmiş onlar da hükümet etmekte çok zorlanmışlar, birçok zayıf, istikrarsız siyasal iktidarlar idare etmeye başlamıştır. ABD’ deki 2008 Finansal Krizinin Kıta Avrupasına “Siyasal Yansıması” da tıpkı 1930’ larda olduğu gibi Avrupa’ da “Aşırı Sağ” eğilimli otoriter ve totoliter siyasal parti ve grupların çok güçlenmelerine ve birçok Avrupa ülkesinde işbaşına gelmeleri ile tezahür etmiştir. Bunun en belirgin işareti en son 2014 yılında yapılan AP (Avrupa Parlamentosu)  Seçimlerinde Aşırı Sağcı ırkçı partilerin oy oranlarını çok artırmalarında kendini göstermiştir.  

            Yukarıda da belirttiğimiz gibi 1929 Dünya İktisadi Buhranının hemen akabinde 1930'larda Avrupa siyaset sahnesi, sırayla faşist liderlerin ortaya çıkışına tanık olmuştur. 2. Dünya Savaşı ile Avrupa faşizmin ne demek olduğunu çok büyük bedeller ödeyerek çok acılar çekerek öğrenmiştir. Avrupa Birliği projesi bu tür felaketlerin Avrupa Kıtasında bir kez daha yaşanmaması için ortaya atılmış olmasına rağmen, (Never Again War) Uluslararası AF Örgütü'nün raporuna göre; bugün yaşlı kıtada Irkçılık 1930'lardan sonra en yüksek seviyeye ulaşmış bulunmaktadır. Bunun için eskiden Avrupa’ da sistemin marjinalize ettiği bu ırkçı, yabancı düşmanı aşırı sağ partilerin artık 1930-1945 döneminde olduğu gibi yeniden demokratik yollarla yani özgür seçimlerle iktidara gelebilecekleri hususunda büyük endişeler yaşanmaktadır. AB üyesi Ülkeler bazında Avrupa’ da ki faşizm akımının ve bu ideolojinin siyasal örgütlenmesi olan aşırı sağcı, ırkçı partilerin hızla yükselmesi tablosu aşağıda belirtilmektedir.

            ALMANYA

            Frauke Petry, Jörg Meuthen (Almanya İçin Alternatif eş başkanları); siyasal söylemleri: "İslam, Almanya'nın bir parçası değil, önce bizim milletimiz gelir" şeklinde tamamen ayrımcılık yapan ve ötekileştiren bir siyasal politikaya dayanmaktadır. Almanya İçin Alternatif (AfD) Partisi, AB ve göçmen karşıtı politikaları ve ırkçı söylemleriyle tanınmaktadır. Birkaç yıl önce kurulan Batı'nın İslamlaşmasına Karşı Vatansever Avrupalılar (PEGIDA) adlı yapılanma da AfD içinde kök salmaya çalışmaktadır. PEGIDA İslam ve göçmen karşıtı yürüyüşlerle Almanya'daki aşırı sağ eylemlerin odak noktasını oluşturmaktadır.  Çok bariz bir örnek olarak PEGIDA, bir çikolata ambalajında Alman Milli Takımı'nın göçmen kökenli futbolcularının çocukluk resimlerinin kullanılmasına çok sert tepki göstermiştir. Türk asıllı futbolcu İlkay Gündoğan ve Gana asıllı Bayern Münihli Jerome Boateng' in resimlerinin ambalajlarda yer alması üzerine sosyal medyada linç girişiminde bulunmuşlardır.

           

FRANSA

            Marine Le Pen Fransa Ulusal Cephe lideri’ nin siyasal söylemi; "Fransa'da Müslümanlar, Nazi işgali gibi." şeklindedir. Kaldı ki o Fransa’ da 5 milyona yakın Harki (Hain) ve Pied Noir (Kara Ayak) diye aşağılayarak alay ettikleri Cezayir, Tunus ve Fas asıllı Fransa’ da doğmuş, büyümüş, eğitim görmüş ve neredeyse 4. nesildir Fransa’ da yaşayan ve çalışan büyük bir Müslüman Fransız vatandaşı toplum bulunmaktadır. Bu 5 milyon Fransız’ a bir kısmı Fransız vatandaşlığına da geçmiş olan Türkler, Pakistanlılar, Mısırlılar, Bangladeşliler, Suriyeliler, Lübnanlılar ve İranlılar ise dahil değildir. Baba Le Pen'in kurduğu Ulusal Cephe, ilk gününden bu yana ırkçı ifadelerin ve politikaların merkezinde yer almıştır. Yerine geçen kızı Marine Le Pen, Fransa'da Türkiye’ de geçen Pazar günü yapılan referandum için hiçbir kampanya yapılmasın diye büyük bir siyasal kampanya başlatmıştır.  Fransa'da 23 Nisan'da yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçiminde yapılan kamuoyu yoklamalarına göre % 26 oy ile en yakın rakibinden 4 puan önde olarak 1. sırada bulunan Faşist babanın faşist kızı 2. nesil Le Pen,  (Marine) seçim kampanyasında Avrupa'nın öne çıkan diğer aşırı sağcı liderleri gibi AB'den çıkmayı öngörüp aynı zamanda göçmen karşıtı bir politika izleyeceğini vaat etmektedir.

            HOLLANDA

            Geert Wilders (Hollanda Özgürlük Partisi lideri)’ nin siyasal söylemi; "Tüm camileri kapatacağız ve yasaklayacağız. Türkiye'den ve Fas'tan çok fazla göçmen geliyor. Hollanda İslam'dan arındırılıp tekrar bizim olacak." şeklinde tamamen AB değerlerine, evrensel insan haklarına aykırı, ötekileştirici faşist bir söylemdir. 2006 yılında Geert Wilders öncülüğünde kurulan Özgürlük Partisi (PVV) aşırı sağcı popülist bir çizgidedir.. Wilders' in hedefindeyse her zaman İslam ve Türkiye karşıtı politikalar vardır. İslam'ın Avrupa değerleriyle uzlaşmadığını belirten Wilders, daha önce bir demecinde Türk halkına seslenerek Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne girmesinin mümkün olmadığını ifade etmişti. Özgürlük Partisi Hollanda da yapılan son seçimlerde yüzde 20 oy alarak ikinci parti konumuna gelmiştir.

            AVUSTURYA

            HeInz-Christian Strache (Avusturya Özgürlük Partisi lideri)’ nin siyasal söylemi; "İslam yasaklansın. Viyana İstanbul olmamalı." şeklindedir. Strache, seçim kampanyasında bu sloganlara yer verirken yine 2008 yılında verdiği demecinde "Türkiye Avrupa'nın bir parçası değildir, bu yüzden Avrupalı olmayan bir takımın bugün Avrupa Futbol Şampiyonası'nda nasıl oynayabileceği bir soru işaretidir. O zaman Mısırlı takımlar da gelip oynayabilir" ifadelerini kullanmıştır. Avusturya Özgürlük Partisi (FPÖ) geçen Aralık ayında Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Norbert Hofer'i aday göstermiştir. Hofer, seçimde neredeyse 2 Avusturyalı’ dan birine tekabül eden yüzde 46,7 oranında oy almıştır. Seçim propagandasında Türkiye'yi doğrudan hedef almış ve "Türkiye'nin AB'ye katılması halinde Avusturya'nın AB üyeliğini referanduma götüreceğim" diyerek seçim kampanyasını da genel itibariyle ırkçılık ve göçmen karşıtlığı üzerine inşa etmişti.

           

DANİMARKA

            Thulesen Dahl (Danimarka Halk Partisi lideri); "Danimarka'ya Müslüman ülkelerden daha az göçmen almaları çağrısında bulunuyorum. Bu ülkede daha fazla Müslüman için yer yok." şeklinde ırkçı ve faşist bir siyasal söylem sahibidir. Danimarka Halk Partisi, 2001'den beri hükümette bulunan liberal ve muhafazakar partileri destekleyen milliyetçi muhafazakar çizgide bir partidir.  2015 genel seçimlerinde Danimarka’ da 2. Büyük Parti olacak kadar büyük bir oy patlaması yapmıştır. Danimarka Halk Partisi Avrupa'daki diğer ırkçı ve faşist partilerle benzer ve onlara paralel bir politika izleyerek üçüncü dünya ülkelerinden gelen göçü azaltmayı, İslam karşıtlığını ve göçmenlerin Danimarka içinde kültürel asimilasyonunu savunmaktadır.

            İTALYA

            Yüzlerce yıldır eski Roma İmparatorluğu’  nu yeniden ihya etmenin hayaliyle yaşayan Faşizimin Beşiği İtalya’ da ki ayrılıkçı, ırkçı ve aşırı sağcı Kuzey Ligi (Lega Nord) Partisi lideri Matteo Salvini; "AB'nin kapısının Türkiye'ye açılması ihtimalini derhal ortadan kaldıralım. Eğer Avrupa bunu yapmazsa, en kısa zamanda bu deliler kafesinden (AB’ yi kastediyor) çıkmak bizim açımızdan en iyisi" dir ve "İslam'a karşıyız", "Camilere hayır" gibi ırkçı, ayırımcı ve popülist söylemleriyle oy oranını sürekli artırmaktadır. Zengin Kuzey İtalya’n ın da fakir ve tembel Güney İtalya’nın yükünü çekmekten vazgeçmesini ve İtalya’nın sanayileşmiş, zengin kuzey bölgesinin İtalya’ dan ayrılarak müstakil bir devlet kurmasını savunmaktadır.

            YUNANİSTAN

            Yunanistan'ın neo-nazi ideolojiye sahip ırkçı Altın Şafak Partisi faşist söylemlerinin yanı sıra ırkçı eylemler de düzenlemektedir. Altın Şafak Partisinin organize ettiği veya iştirak ettiği şiddet olayları da sıklıkla gündeme gelmektedir. Partinin lideri Nikos Mihaloliakos' un kendini Hitler'le özdeşleştirmektedir. Önceleri Yunan Parlamentosunda temsil bile edilmeyen marjinal bir siyasal hareketken; bugün Türk ve Türkiye Karşıtı söylem ve eylemleri ile Türklere karşı izlediği faşist politikalar sayesinde Yunan Parlamentosunda 18 sandalye ile temsil edilmekte olan Altın Şafak Partisi oy tabanını sürekli genişletmektedir.

            İSVEÇ

            İsveç’ te aşırı sağcı politikalar izleyen İsveç Demokratları Partisi (SD) 1988’de kurulmuştur. Parti Başkanı aşırı Trump hayranı olan Jimmie Akesson’ dur. Sözde beyaz ( !!! ) İsveç’ lilerin ırkçı partisidir. Bu parti 2010 yılından itibaren oy oranını ve İsveç Parlamentosundaki ve AP’ deki  (Avrupa Parlamentosu) sandalye sayısını sürekli olarak artırmaktadır. İsveç’ in AB üyeliğine karşı olan İsveç Demokratları Partisi, İsveçin AB üyeliğinden ayrılması için referandum yapılmasını istemektedir. Türkiye’nin AB’ye girmesine kesinlikle karşıdır. Aynı zamanda Mülteci düşmanıdır.

           

 

DİĞER AVRUPA ÜLKELERİNDEKİ IRKÇI VE FAŞİST SİYASAL PARTİLER

            Bulgaristan'da Volen Siderov liderliğinde Ataka Partisi, uzun süredir ırkçı söylemleri ve Türk Düşmanlığı” ile sürekli gündeme gelmektedir. Bulgaristan’ da ki 1,5 milyon Türkü yok edeceği ve Edirne’yi Türkiye’ den alacağı sloganlarını seçim kampanyalarında kullanmaktadır.

            Belçika'da ise, Tom Van Grieken' ın başkanı olduğu Flaman Çıkarları Partisi de yine aşırı sağda bulunan ve ırkçı söylemlerle göçmen karşıtı politikalar izleyen bir siyasal partidir. Ayrıca çalışkan, akıllı ve zengin Hollandaca konuşan ve çoğunluğu Protestan olan Flamanların, aptal ve tembel Fransızca konuşan Katolik Valonların iktisadi yükünü daha fazla çekmemeleri için AB’ nin ve NATO’ nun merkezi olan Belçika’ nın Flamanlar ile Valonlar arasında Çekoslovakya benzeri 2 ayrı devlete ayrılmasını savunmaktadır. Valonlar da bu durumda iktisaden ayakta kalamayacaklarını bildikleri için aynı dili konuştukları ve aynı mezhepten oldukları Fransa’ ya bağlanmak istemektedirler. Bu durum Avrupa’ nın başkenti sayılan Belçika’ nın sonu demek olacaktır. Belçika Devletinin dağılıp çökmesi, ev sahipliği yaptığı AB’nin de dağılmasını tetikleyecektir.

            Doğal olarak, Avrupa’da siyasetçilerin söylem, tutum ve davranışları, bürokrasi (Eurokrasi) de dâhil olmak üzere toplumun tüm katmanlarına az veya çok miktarda sirayet etmeye başlamıştır. Avrupa’ da Siyasi partilerin “Kim daha çok Müslüman ve Türk düşmanı olacak” yarışına girdikleri bir ortamda, Avrupa Birliği Adalet Divanı’nın (ABAD), özel sektörde “Dinî Sembollerin”  (Başörtüsü kastediliyor) kişilerin işe alınmaması için meşru bir gerekçe oluşturabileceği şeklinde karar vermesi FAŞİZM rüzgarının AB’nin “En Üst YARGI Organı” olan Adalet Divanını da teslim aldığını ve AB değerlerinin sona erip “Irkçılığın” Avrupa’ nın yeni ideolojisi olduğunun en kesin kanıtıdır.

            Hollandalı faşistlerin “Müslümanlar ülkemizi terk etsin”, Avusturyalı faşistlerin “Avusturyalılar sakın Türkiye’ye gitmesin”, Fransız faşistlerin “Kasaplarda helal et satılmasın”, Alman faşistlerin “Sünnet yasaklansın” siyasal sloganlarını yüksek sesle dile getirdikleri, İsviçreli faşistlerin festival yürüyüşü kisvesi altında nefret suçu işledikleri bir ortamda, Lüksemburg’ daki AB Adalet Divanı (ABAD)  kararının Avrupa’nın hoşgörü kültürünün artık sona erdiğini resmen ve maalesef Hukuken tescil etmiştir.

            Bütün bu açıklamalarımızdan Avrupa’da giderek güçlenen ırkçılık ve aşırı milliyetçilik akımlarının Avrupa’nın ve dolayısıyla dünyanın başına 3. defa bir dünya savaşı felaketi getirme olasılığını artırdığını çok net olarak anlaşılmaktadır.  2000’li yıllardan itibaren küresel iktisadi ve siyasi sorunlar, Avrupa Birliği içindeki birçok ülkede aşırı milliyetçiliğin ve yabancı düşmanlığının 1930’ larda ki seviyesine ulaşmasına neden olmuştur. Öyle ki bu potansiyel tehlike tamamen Laik temeller üstüne inşa edilen “Avrupa Entegrasyonu” nun çözülme riskini gören dünya’ da ki en kalabalık dini cemaatin ruhani lideri olan Papa’ yı dahi endişelendirmiş ve AB eğer bu aşırı radikal ırkçı ve faşist  siyasal akımlarla yeteri kadar mücadele etmezse çökme tehlikesi ile karşılaşacağını belirtmek zorunda kalmıştır. Tabii ki Papa’ nın asıl endişesi ve özellikle dikkati çekmek istediği husus AB’nin dağılması değil, bu dağılmanın Avrupa Kıtasında 3. Dünya Savaşı’nın çıkmasına neden olabileceğidir.

            Avrupa’ da tüm bunlar olurken, Suriye’ de  meşruluğunu tamamen kaybetmiş sözde devlet başkanı Beşer Esad’ ın  bütün uluslararası anlaşmalara kesin olarak aykırı olmasına rağmen kendi halkına karşı kimyasal silah kullanarak katliam yapması  üzerine; “Diğer Batı”, yani Amerika Birleşik Devletleri, gayri-meşru Esat rejimi askerileri ile birlikte Rus ve İran askeri danışmanları ve komutanlarının da aralarında bulunduğu; milis kuvvetleri ve özellikle gelişmiş Rus savaş uçaklarının konuşlandığı Suriye’ deki askeri üste bulunan savaş uçakları, askeri mühimmat ve  teçhizat ile askeri personeli ilk defa olarak Kıbrıs’ ın güneyinde bulunan 6. Filoya ait bir askeri gemiden atılan onlarca füzeyle vurmuştur. Bu son askeri harekat da 3. Dünya Savaşı’ nın kıvılcımının bu defa Avrupa’ dan değil, Enerji Kaynakları yani dünya doğal gaz ve petrol rezervlerinin  % 75’ ine sahip Orta-Doğu’ dan ateşleneceği sinyalini vermiştir.

            Avrupa’ da ki ırkçı, ötekini ve insan haklarını yok sayan siyasal eğilimler ile diğer taraftan ABD’ nin Suriye’ ye son askeri saldırısı ile birlikte mütaala ettiğimizde Türkiye’ deki siyasal gelişmelerin Avrupa’ da ki siyasal trende benzer değişiklikler gösterdiğini ifade edebiliriz. Son olarak  Türkiye’ de 16 Nisan’ da yapılan  referandumla çok az bir farkla, hatta meşruiyeti ve yasallığı tartışmalı bile olsa “YASAMA-YÜRÜTME-YARGI GÜÇLERİNİ TEK ELDE TEMERKÜZ ETTİREN” Anayasa değişikliği, Avrupa ülkelerinin “Siyasal Yapı” larında ki hızla Otoriterleşmeye” ve Totaliterleşmeye” kayışın, Türkiye’ de ki  bir tezahürü olarak karşımıza çıkmaktadır. Türkiye sözde “Medeni” ( !!!!!! ) Avrupa’ nın bir parçası olmak için 1959’ dan beri Avrupa’ nın Kapısında bekletilirken; bugün “O” Avrupa’ nın değil ama “Ötekini Yok Sayan ve Bastıran” eski-yeni Avrupa düşüncesinin bir parçası olmakta başarı göstermektedir. Yani Avrupa bu faşist söylem ve eylemleri ile Türkiye için maalesef kötü bir emsal teşkil etmiştir.

            Sözde medeni AVRUPA (!!!!!)   biran önce uyan, yoksa çok geç olacak. Böyle devam ederse 1 Eylül 1939’ u yeniden yaşayabilirsin. Görünen köy kılavuz istemez.

Doç. Dr. Uğur ÖZGÖKER 

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar