Reklam
  • Reklam
POLİS GENEL MÜDÜRÜ’NÜN KİM OLACAĞINA BAŞBAKAN KARAR...
METİN BULUT

METİN BULUT

POLİS GENEL MÜDÜRÜ’NÜN KİM OLACAĞINA BAŞBAKAN KARAR VERİR…

11 Ağustos 2014 - 19:26

 

 

Son günlerde ülkemizde Polis Genel Müdürlüğüne yapılacak atama ile ilgili olarak Hükümet ile Cumhurbaşkanı arasındaki krizin bir süre daha devam edeceği görülmektedir. Konuyla ilgili gerek basında gerekse sosyal medyada bu makama aday kişilerin hedef alındığı, üstelik Güvenlik Kuvvetleri Komutanı’nın teklifi ile 35 yıldan fazla büyük emekler vererek gelen polis müdürlerimizin, yıpratılmaya çalışıldığını üzülerek izliyoruz.

 

Polis Genel Müdürlüğü makamının vekâleten yürütülmesi ve Hükümet tarafından önerilen Polis Müdürü için hazırlanan üçlü kararnamenin Cumhurbaşkanı tarafından imzalanmayarak askıda bırakılması, polis teşkilatı içinde emir-komuta zincirinde zafiyete yol açmış olup, acilen çözülmesi gereken bir sorun haline gelmiştir.

 

Özellikle Polis Müfettişi Mehmet Bayraktar cinayetinin karanlıkta kalması ve tutuklu bulunduğu sırada, üstelik bir gün önce işkence gördüğüne dair şikayet dilekçesi verilen Mehmet Vechi’nin ölümü yetmezmiş gibi, Avukat Menteş Aziz’in’de belirtiği 3 milyon TL’lik soygunda polis bağlantısı bulunması aslında ödül törenleri ile örtülmeye çalışılan başarısızlıkları kapatamamıştır.

 

Sorunların paspas altına süpürülmesi onları maalesef ortadan kaldırmamaktadır. Günün birinde birisi tarafından paspas kalkınca manzaranın hiçte iç açıcı olmadığı görülecektir. Bütün bu sorunlar yumağında aslında sorgulamamız gereken Polis Genel Müdürlüğü gibi devlet içinde basit bir idari atama işlemi ile ilgili yaşanan bu tıkanıklığın, demokratik parlamenter düzenle yönetilen ülkemizde normal olup olmadığı sorunudur.

 

Burada ki sorun Cumhurbaşkanı’nın tarafsız olması gereken bir düzende parti lideri, başbakan gibi hareket etmesidir. Sağır sultan bile hükümeti ve özellikle başbakanı yıpratmanın tek amacının 2015 yılının Nisan ayında yapılacak olan Cumhurbaşkanlığı seçimi için UBP ve DP’yi sene sonunda meclisteki bütçe görüşmeleri tamamlanırken birleştirmek olduğunu artık görmektedir.

 

Ülkemizde Cumhurbaşkanı ile Hükümet arasında yukarıda belirtiğim nedenlerden dolayı yaşanan çatışma ve gelecekte de pek çok çatışmanın yaşanması ihtimali, başta kanun hükmünde kararnameler, Bakanlar Kurulu kararları, müşterek kararnameler olmak üzere, birçok idari işlemin tıkanmasına yol açmaktadır.

 

Cumhurbaşkanının imzalamayı reddettiği bu işlemler, sadece kanun hükmünde kararnameler gibi normlar hiyerarşisinin üst seviyelerinde yer alan düzenleyici işlemler değil, aynı zamanda bir Polis Genel Müdürü ataması gibi sıradan bireysel idarî bir işleme kadar uzanmıştır.

 

Konuyla ilgili bir yargıya varmadan önce, Polis Genel Müdürü ataması ile ilgili Cumhurbaşkanı ve Hükümetin yasalar kapsamında sorumluğunun ne olduğu konusu da önemlidir.

 

Bilindiği üzere Cumhurbaşkanı, Hükümet tarafından Polis Müdürü Şenay Kebapçı ile ilgili atama kararnamesini, söz konusu makamın teamüller gereği Polis Genel Müdürü 1’nci Yardımcısı Pervin Gürler’in hakkı olduğunu öne sürerek imzalamamıştır.

 

Peki, emekli olan bir önceki Polis Genel Müdürü Ahmet Zaim’in atamasında bu teamüllün neden işletilmediği Cumhurbaşkanı tarafından açıklığa kavuşturulması gereken bir durumdur. Neticede bu olay hükümet tarafından bu makam için yapılan teklif içinde emsal teşkil etmiştir.

 

Bununla birlikte olaya hukuk açısından bakalım. Hukuk’un kaynağı hiç şüphesiz yasalardır. Hukuk herhangi bir konunun çözümü ile ilgili yasalarda açık bir hüküm bulunmaması halinde tali kaynaklara başvurmaktadır. Hukukun bu durumda başvurduğu yardımcı kaynaklar ise teamüller, örf adet hukuku, yabancı hukuk kaynakları, içtihat kararları ve doktrinde konuyla ilgili normlardır.

 

Görüldüğü üzere Cumhurbaşkanı tarafından gerekçe gösterilen teamül konusu yasada açık bir hüküm bulunmasaydı başvurulabilecek bir konudur.

 

Yani yasada açıkça geçen konular ile ilgili teamüller dikkate alınmamaktadır.

 

Bu kapsamda, Polis Örgütü Yasası (51-1984)’nın 70 maddesi gereği; “Polis Genel Müdürü, Polis Genel Müdürü Birinci ve İkinci Yardımcıları ile 3’üncü derecedeki Polis Müdürleri arasından; Polis Genel Müdürü Birinci ve İkinci Yardımcısı ise 3’üncü derecedeki Polis Müdürleri arasından Üçlü Kararname ile atanırlar.” İfadesi bulunmaktadır.

 

Görüldüğü üzere, yasa son derece açık ve teamülden bahsetmemektedir. Tabi burada Cumhurbaşkanı tarafından belirtilen başka bir teamül varsa açıklanmalıdır…

 

Anayasa’nın 102 maddesi incelendiğinde; “Cumhurbaşkanı, bu Anayasa ve yasalarla kendisine verilen diğer yetkileri kullanır ve görevlerini tarafsız olarak yerine getirir” der ve bununla birlikte,

 

Yine Anayasa’nın 103 maddesi (1) fıkrası incelendiğinde; “Cumhurbaşkanı, görevleri ile ilgili işlemlerinden sorumlu değildir. Cumhurbaşkanı ile birlikte imzalanan kararnamelerden, imzası bulunan başbakan ve ilgili bakanlar sorumludur.” ifadesinin yer aldığı görülmektedir.

 

Görüldüğü üzere eskilerin deyimi ile davulda tokmakta Bakanlar Kurulunun elindedir.

 

Polis Örgütü Yasası (51-1984)’nın 70 maddesi ve Anayasanın 103 maddesi gereğince; yasalarda açıkça belirlenmiş hükümlere karşı, Cumhurbaşkanı’nın teamülleri öne sürerek kararnameyi imzalamaktan imtina etmesi hukuka aykırı bir işlemdir. Cumhurbaşkanı’nın görevleri ile ilgili sorumsuzluğu dikkate alındığında burada Hükümetin Polis Genel Müdürü olarak Şenay Kebapçı ismini belirlemesi ile ilgili kararnamenin Cumhurbaşkanı tarafından hukuka uygunluk incelemesi yapılmalıdır. Çünkü tarafsız ve idari işlemlerde sorumsuz olan Cumhurbaşkanı’nın üçlü kararnameyi siyasal yerindelik düşüncesiyle imzalamaması parlamenter sistemle yönetilen demokrasilerde kabul edilemez.

 

Parlâmenter sistemlerde yürütme organının,  “devlet başkanı”  ve  “hükümet”  olmak üzere iki başı vardır. Bu başlardan ikisi de etkili olamaz. Bu başlardan biri gerçek, diğeri ise sembolik olmak zorundadır. Çünkü parlâmenter sistemlerde de, yürütme organı bir bütündür;  zira sadece tek bir  “yürütme fonksiyonu”,  tek bir  “yürütme kuvveti” vardır. 

 

Tek bir kuvvetin,  tek bir fonksiyonun,  birbirinden bağımsız iki ayrı başa tâbi olması eşyanın tabiatına aykırıdır. Tabiri caizse, bu durum iki başlı bir yaratığa benzer. Başlardan birisi yaratığın ayaklarına sağa git, diğeri sola git emrini verebilir. Aynen bizde de yaşandığı gibi...

 

Bakanlar Kurulu kararnamelerine Cumhurbaşkanının koyduğu imzanın anlamına dayanarak da, Cumhurbaşkanının kararnameleri imzalamayı reddetme yetkisine sahip olduğu konusuna gelince, parlâmenter sistemlerde devlet başkanları için genel olarak belirttiğimiz gibi, Cumhurbaşkanının Bakanlar Kurulunun kararnamelerine koyduğu imzanın fonksiyonu,  o kararnamenin “mevsukiyet (yasalara uygun sağlamlıkta)”ini belgelendirmekten ibarettir. Yani kararnamenin altına imza atarak Cumhurbaşkanı, Bakanlar Kurulu tarafından kabul edilen kararnamenin varlığını ve içeriğini “tasdik  (certification)”  etmektedir.

 

Bu nedenle, Cumhurbaşkanının bir kararnamenin altındaki imzası, bu kararnameyi meydana getiren iradelerden birinin Cumhurbaşkanı ait olduğu anlamına değil, bu kararnamenin otantik bir kararname olduğu anlamına gelir. Diğer bir ifadeyle, Cumhurbaşkanının imzası, bir irade açıklamasına değil, Bakanlar Kurulunun yaptığı irade açıklamalarının otantik olduğuna, yani kararnamenin Başbakan ve ilgili bakan tarafından imzalandığına ve bu imzaların gerçekten de Başbakan ve ilgili bakana ait olduğuna işaret eder. 

 

Peki Cumhurbaşkanı üçlü kararnameyi imzalamaması halinde Meclis Başkanı vekalet ettiği bir sırada söz konusu kararnameyi imzalamaya yetkilimidir? Bu sorunun cevabı anayasanın 105 maddesi; “Cumhurbaşkanının hastalık veya yurt dışına çıkma gibi nedenlerle geçici olarak görevinden ayrılması halinde, görevine dönünceye kadar, herhangi bir nedenle Cumhurbaşkanlığının boşalması halinde de yenisi seçilinceye kadar, Cumhuriyet Meclisi Başkanı, Cumhurbaşkanlığına vekillik eder.” şeklinde açıklanmaktadır.

 

Yani hükümet arzu ederse böyle bir yöntemle üçlü kararnameyi onaylatabilir. Ancak hükümetin devlet adabı ile pek bağdaşmayan bu seçeneği en sona saklayacağı düşünülebilir. Bu konuyla ilgili geçmişte, merhum Kurucu Cumhurbaşkanımız Rauf Denktaş bir yurtdışı gezisindeyken, o dönemin Başbakanı Sayın Derviş Eroğlu tarafından eski Meclis Başkanı Sayın Vehbi Zeki Serter vasıtasıyla Seçim Yasası Cumhurbaşkanlığına vekâlet ettiği bir ortamda imzalanmıştı. 10 Ekim 1993 tarihli Milliyet Gazetesinin 20’nci sayfasında bu haber “Denktaş: Halkımı diktatörlere bırakmayacağım” başlığı ile kamuoyuna sunulmuştu.

 

Demokrasinin mantığı davul ile tokmağın aynı kişinin elinde olmasını gerektirir. Diğer bir ifadeyle bir demokraside,  davulu kim taşıyorsa,  tokmakta onun elinde bulunmalı,  davulu o çalmalıdır.  Tokmağı elinden alınan kişinin yapması gereken normal şey, davulu da sırtından çıkarıp atmaktır. Aksi takdirde boşu boşuna davul taşımış olur. Parlâmenter demokrasilerde, davul da, tokmak da Bakanlar Kurulunun elindedir.  Tokmak Bakanlar Kurulunun elinden alınıyorsa veya Bakanlar Kurulunun tokmağı kullanması şu ya da bu şekilde engelleniyorsa,  Bakanlar Kurulunun yapması gereken tek şey, davulu sırtından çıkarıp atmaktır veya Cumhurbaşkanı’nı istifaya zorlamaktır.

 

Bırakınız parlâmenter hükûmet sisteminin ilkelerini,  demokrasinin gereklerini,  Cumhurbaşkanının yaptığı işlemlerin sorumluluğunun başbakan ve bakanların sırtına yüklenmesi, düpedüz, adalet fikrine aykırıdır. Zira bir kişinin işlemlerinden dolayı bir başka kişiyi sorumlu tutmak adalet ve ahlâk düşüncesiyle bağdaşmaz. Minimum adalet düşüncesine sahip bir kişi, sorumluluğunu yüklenemeyeceği bir işlemi yapmaktan kaçınmalıdır. 

 

Devlet başkanları ile hükümetler arasındaki çatışma sorunu yüzlerce yıl önce hükümetlerin lehine çözümlenmiş iken, Cumhurbaşkanının Hükümet ile çatıştığı bir ortamda demokrasimizin nasıl ileriye taşınacağı tam bir muammadır.

 

Demokrasiye saygılı bir cumhurbaşkanının yapacağı tek şey, yetkisizliğini kabul ederek, demokrasiye hizmet etmektir. Şüphesiz 40 yıldan fazla siyasettin içinde ve Kıbrıs davasına önemli hizmetleri olan bir kişinin yetkisiz olmayı kabul etmesi çok zor bir şeydir; belki de bu insan doğasına aykırıdır. Bu nedenle yetkisiz olmayı kabullenemeyecek tabiattaki bir kişinin, parlâmenter demokrasiye sahip bir ülkede cumhurbaşkanı olmayı kabul etmemesi gerekir.

 

Cumhurbaşkanı olmayı kabul eden bir kişinin yetkili olmayı istemesi bir çelişkidir. Bu çelişkiyi yaratan kişi, cumhurbaşkanlığı görevini kabul eden kişinin kendisidir. Bu çelişkiyi çözmek yine ona düşer. Böyle bir kişi, ya parlâmenter demokrasinin kurallarına uymalı,  yani halkın temsilcileri karşısında boyun eğmeli yahut istifa etmelidir. 

 

Çünkü aynı anda hem Cumhurbaşkanı, hem Başbakan hem de Parti Başkanı olmayı istemek parlamenter sistemlerde ve ileri demokrasilerde maalesef mümkün değildir.

 

Barış harekâtı üzerinden neredeyse 40 yıl geçti, sınırlarımız kahraman Mehmetçik ve Mücahide emanettir. Böyle bir ortamda Polis teşkilatının sivil idareye bağlanması ve ülkenin iç güvenliğinin artık sivil otoriteye devredilmesi, demokrasinin gereğidir.

 

Unutulmamalı ki, demokratik rejimlerde seçmenleri ve siyasi partileri ötekileştirmek ve onların iradesine saygı göstermemek, hem koalisyon ortağı DP ve CTP’nin, hem de diğer siyasi partiler için bir tehlikedir. Ve seçmenlerin onlara verdiği iradeyi dikkate almamaktır. Önemli olan şahsi menfaatleri koruyacak manevra ve entrikalarla devlet yönetmek değildir. Önemli olan tüm vatandaşları kucaklayan devlet adamı olmayı becermektir.

 

Metin Bulut

 

Kaynaklar:

KKTC Anayasası,

Polis Örgütü kuruluş, görev ve yetkileri yasası,

Cumhurbaşkanı - Hükûmet Çatışması Aralık 2000

(Cumhurbaşkanı Kararnameleri İmzalamayı Reddedebilir mi?)

Prof.Dr. Kemal Gözler

Son Yazılar