Reklam
  • Reklam
MARKALARIN ''KAZAN KAZAN'' OYUNU..
AYDIN AĞAOĞLU

AYDIN AĞAOĞLU

MARKALARIN ''KAZAN KAZAN'' OYUNU..

10 Haziran 2013 - 17:29 - Güncelleme: 17 Haziran 2013 - 13:32

 

 

 

 

 

 

ÜCRETSİZ REKLAM PANOSU MUSUN!

 

MARKALAR KENDİLERİ TAKLİTÇİ...

 

Bir zamanlar Japon otomotiv sektörü atılım yapmış, Batı’nın otomotiv endüstrisini zorluyordu. İşte o dönemlerde Almanya’daki bir otomobil fabrikasının duvarında; “Japon otomobili kullanıyorsan, gelecekte çocuğuna Japonya’da iş bulmalısın.” mealinde yazı olduğunu duymuştum.
 

Şimdilerde ise genellikle çokuluslu şirketler kültürel ve milli kimliğe ilişkin ögeleri zayıflatıp insanları kaynaştırdığı iddia edilen sözde evrensel değerler üretip bunları gençler arasında bir statü konumuna sokuyor. Ayrıca bazı markalar toplumsal statü ile ürünleri arasında propaganda yolu ile bağlantı kuruyorlar. Özellikle subliminal reklamlar ve popüler söylemlerle tek tipleşme destekleniyor. Bu şekilde kültürel kimlikler birer alt kimliğe ve utanılacak birer sosyal etikete dönüşüyor. Çay içmek ile kola içmek arasında gençler arasında net bir ayrım var.
 
 
''ARTIK ÇOCUĞUNA BAŞKA ÜLKEDE İŞ ARAMAK UTANILACAK DEĞİL, ÖVÜNÜLECEK BİR MEZİYET HALİNE GETİRİLDİ..''
 
 
Bu noktaya nasıl gelindiğinin özeti aşağıdadır. Küresel marka olmuş; genellikle çanta, kemer, parfüm gibi aksesuarlar ile spor ayakkabı ve giyim üreten firmalar gelişmekte olan ülkelerin taklit ürünleriyle mücadelede yorulmuş ve henüz başarı sağlamamışken, Uzakdoğu’dan baş gösteren, Çin’in öncülük ettiği dev gibi yeni rakiplerle karşı karşıya kaldılar.
 
Çok uluslu küresel markalar kısa süreli bir şoktan sonra ilginç bir uygulamaya giriştiler. Üstelik birisinin giriştiği bu uygulama adeta domino etkisiyle diğer küresel markalarca da taklit edildi. Yani bir noktada “taklit” de taklit edildi.
 

Bu yeni uygulamada tercih edilen yöntem; kendi ürünlerinin taklidini yapan üreticiyi bulup, onunla anlaşarak tüm ürünleri satın alıp, kendi kanallarıyla dağıtmaktı. Ya da o taklitçiyle anlaşamazsa, aynı ülkede başka taklitçiyle anlaşıp, eski taklit üreticisine, yenisini musallat ediyorlardı.

 

Böylelikle kendi ürettiği maliyetin çok altında fiyata kendi markasına ait taklit ürünleri temin imkanına kavuşan küresel markalar, eskisinden daha çok kazanmaya başladılar. Çünkü kalitedeki eksilmeye karşılık, tüketicilere daha ucuza ulaşan bu ürünlerin satışı da ekonominin doğal döngüsü içinde düşen fiyatlar nedeniyle yükseliyordu.

 

Artık bir nevi “kazan, kazan” oynanıyordu. Küresel marka taklit ürünler yüzünden pazar ve itibar kaybetmiyor, taklit üreticisi kendisine çalıştığından o ülkede başka taklitçi çıktığında, ilk taklitçi onunla uğraşıyor ve engelliyordu. Bu arada marka sahibi de daha az çaba ile daha çok ürün satıyordu. Taklitçi firma ise, üretim kapasitesinin tamamını güvenilir bir firmaya satıyor, parasını da garantide görüyordu.

 

Fakat bu kalitesiz Uzakdoğu menşeli  spor ayakkabı, mont, tişört, vb. kalitesiz ürünler daha çok gelişmekte olan Türkiye, Mısır, İran ile Orta Asya ve Kuzey Afrika ülkelerine pazarlanıyor, ehven fiyatlarından ötürü de bol miktarda satılıyorlardı. Zaten bu markaları satın alan tüketicilerin birincil önceliği kalite değil, o markayı kullanıyor olmanın sağladığı güven duygusu ve statüydü.

Öyle ki, tüketicilerin beyinlerine kalite ve statü sembolü olarak kazınmış markaları sevdiklerine hediye alıp verebiliyorlar, üstelik bu ürünler marka sahibinden alındığı için taklit de sayılmıyordu.

 

Yalnız bir küçük sorun vardı.. Ürünlerin dayanma süreleri kullanıma bağlı olmakla birlikte oldukça kısalmıştı. Genellikle kalitesiz malzeme ve işçilikten kaynaklanan bu sorun dalgalar halinde yayılıyor, fakat buna rağmen markaya bağımlı olanların sayısında azalma görülmüyordu. Sanki; “Bu kadar kusur kadı kızında da olur” mantığı burada da işlemekteydi.

 

Fakat asıl sorun, gençlerin ülkelerine kültürel kimliklerine yabancılaşmasıydı. Gençler arasında sigara, alkol, uyuşturucu, internet bağımlılığı yanında marka bağımlılığı da yaygınlaştı, gençler üzerlerine giydikleri aksesuar, ayakkabı veya kıyafetlerin üzerindeki marka sembolleriyle statü sahibi olduklarını düşünür hale geldiler. Oysa bu küresel markaların ürünlerini para verip satın alan ve bilinen sembollerini üzerlerinde taşıyan kişiler ücretsiz birer gezer reklam panosu halinde işlev görmekte olduklarının farkında bile değiller.

 

Düşük kaliteli küresel marka ürünleri satın alanlardan kalite sorunuyla karşılaştığında hak arayanların oranı da % 01’ler civarındadır. Çünkü çoğunluğu 100 – 300 lira arasında satılan ürünlerin bozuk çıkması veya kısa sürede bozulması nedeniyle hak arama sürecinde katlanılacak sıkıntılar, bilirkişi incelemesi, zaman kaybının yanında haklı çıkamama endişesi tüketicileri mücadeleden vazgeçiriyor.

 

Şöyle ki, Tüketici Kanunu’na uygun işleyen bir Tüketici Sorunları Hakem Heyeti'ne karar vermesi için kanunun tanıdığı azami süre üç ay. Dünyaca tanınmış markalı ayakkabısı 2 ayda kullanılmaz hale gelen tüketici önce satın aldığı yere başvurup, bir kaç hafta becelleştikten sonra (Biliyorsa şayet) ilçe kaymakamlıklarında, illerde de Gümrük Ticaret Müdürlüklerindeki Tüketici Sorunları hakem Heyeti’ne başvuracak ve üzerinden üç ay daha geçtikten sonra haklılığı belki tescil edilecek. Fakat kararı beğenmeyen tarafın 15 gün zarfında mahkemeye başvurarak temyiz hakkı bulunduğunu da göz ardı etmemek gerekir.

Karşıdaki de dünya çapında bir markanın temsilcisi, boru değil. Varsa cesaretin uğraş dur bakalım...

 

AYDIN AĞAOĞLU..

aydin.agaoglu@ekonomikibris.com

Son Yazılar