Reklam
  • Reklam
Aile şirketlerinin tümü kurumsallaşmalı mı?

Aile şirketlerinin tümü kurumsallaşmalı mı?

Kurumsallaşan aile şirketleri neden zarar görür?

Reklam
20 Haziran 2018 - 11:22
Reklam

 

Aile şirket kavramı esas olarak özellikle yönetim kurulu aile bireylerinden oluşan veya şirket yönetiminin ağırlıkla aile bireylerinde olduğu şirket olarak adlandırabilir. Bu tarz şirketlerde ataerkil yapının çok fazla ön plana çıktığını görmekteyiz. Türkiye’de de aile şirketleri, şirket yapılanmasının çoğunluğunu oluşturan bir yapıya sahiptir.

 

Kurumsallaşmamış Aile Şirketi Neden Kaybettirebilir?

Türkiye’deki şirket yapılanmasının büyük bir bölümünün aile şirketi olduğu ve bundan sonra kurulacak şirketlerin de bunu devam ettirecek nitelikte olduğu hususu açıktır. Ancak aile şirketi kavramından en fazla yarar sağlayarak, şirketin devamını sağlamak ve dolayısıyla da ülke ekonomisine devamlı bir katkıda bulunmak aile şirketlerinin kurumsallaşmasından geçmektedir. Peki, kurumsallaşma kelimesi tam olarak neyi ifade etmektedir?  Bu yapıdaki aile şirketlerinin sadece yönetimini değiştirmek veya bağımsız yönetici atamak veya bu şirketleri sadece halka açmak kurumsallaşma kavramının altını doldurur mu?

Aile şirketi kavramı söylendiği gibi sadece Ortadoğu ve Türkiye’de yaygın bir şirket türü değildir. Dünya genelinde de aile şirketlerine rastlamak mümkündür. Zira burada temel sorun şirketin aile şirketi olarak kurulup kurulmadığından ziyade, şirketin en kısa sürede kurumsal yönetime geçmesi ile birlikte halka açılma veya yatırımcı çekmek suretiyle kaynak yaratmak ve şirketin ömrünü artırmaktır. Dünya genelinde aile şirketlerinin ömürlerine bakıldığında Türkiye’deki şirketlere göre çok farklılık göstermedikleri görülmektedir. Türkiye’de ve dünyada aile şirketlerinin ömürleri yaklaşık 25-30 yıldır. Dünyada ise Türkiye’den farklı olarak söz konusu süreden çok daha fazla varlığını devam ettiren şirket örneklerine rastlamak mümkündür. Yapılan araştırmalara göre, aile şirketlerinin çoğunluğu birinci kuşakta yok olmakta, üçüncü kuşakta yaşayan aile şirketlerinin sayısı ise oldukça düşük kalmaktadır.  Küçük ve orta büyüklükteki şirketlerin toplam işletmelere oranı; ABD’de yaklaşık % 97, Almanya’da yaklaşık %99 ve Türkiye’de yaklaşık % 98’dir. Diğer taraftan ABD’de kayıtlı şirketlerin yaklaşık olarak % 90’ı, İspanya’da % 80’i, İtalya’da % 95’i, İsviçre’de % 85’i ve Türkiye’de % 95’i aile şirketidir.

Aile şirketlerinin kurumsallaşması neden önemlidir? Bu sorunun cevabını anlamak için öncelikle aile şirketinin zayıf noktalarını irdelemek gerektiği kanaatindeyiz.

* Aile Şirketinde esas olan kan bağıdır: Genellikle aile şirketlerinde, yönetimin başına geçecek olan kişi yönetim vasıflarından ziyade, yönetici-patron ile ailevi- akrabalık bağlarının güçlülüğü öne çıkmaktadır. Dolayısıyla gelecek kuşağın bir önceki kuşakla kan bağı ne kadar güçlü ise şirket yönetimini devralma olasılığı da o kadar yükselmektedir.

* Patron her şeyi denetim altında tutmak ister: Aile şirketlerinin bir diğer özelliği ise patron şirketi olmalarıdır. Patron şirketi demek, patronun tabiri caiz ise a’dan z’ye şirkette olan biteni kontrol altına almak istemesidir. Küçük işletmelerde bu bir sorun olarak gözükmese de, hatta patronun kontrolü şirketin gidişatını olumlu etkilese de, şirketin büyümesiyle bu durum kontrol alınamaz bir hal alabilecektir.

* Genel Müdürün yetkisizleşmesi: Bir önce sayılan maddeye bağlı olarak patronun şirkette her olup biteni, örneğin işçi işveren ilişkilerinden, basit muhasebesel kayıtlara kadar kontrol etmesi veya en önemlisi şirketin bir genel müdürü mevcut ise, genel müdürün aldığı kararlar veya verdiği onayların üzerinde karar alıp onaylar vermesi, genel müdürün şirketteki varlığının sorgulanması yanında yetkisizleştirilmesine yol açmaktadır. Bununla bağlantılı olarak şirketteki orta düzey çalışanları, şirketle ilgili olarak alacakları onaylarda genel müdürün değil patronun yöneticinin sözüne itibar etmelerine neden olmaktadır.

* Babadan görüp uygulama: bir diğer husus ise, şirketin başına geçen çocukların çoğu bilgi birikimini sadece babasından öğrenmiş olması nedeniyle yeniliklere açık olmayabilir.

* Şirketin artan taleplere cevap verememesi: Tüm bu negatif noktalara rağmen şirket yine de pazarda büyük bir pazar payı elde etmiş olabilir. Ancak şirket taleplere cevap veremez hale gelmiş olabilir.

* Yeni kuşağın eski kuşağa nazaran farkları: Yeni kuşağın ahlaki ve yargılama değerleri bir öncekine nazaran daha farklı olabilir. Daha da önemlisi devralan yeni kuşak, eski kuşak kadar liderlik vasfını haiz olmayabilir. Bu şirket yönetimine pozitif veya negatif şekilde yansıyabilir.

* Ortak Sayısının giderek fazlalaşması: Tüm yukarıda sayılanların yanında, şirketin kaynak sıkıntısına girmesi yeterince büyüyememiş olmasıyla veya şirketin tüm parametrelerinin düzgün gitmesinde dahi, babadan çocuğa geçen şirketin ortaklarındaki çoğalma; ortaklar arasındaki anlaşmazlıklar veya görüş farklılıkları da eklenince ya şirketi bölünmeye itiyor ya da şirketin tamamen kaybolmasına yol açabiliyor. Buna göre, şirketin ikinci kuşaktan sonra ortak sayısı artıyor, üçüncü kuşakta ise şirketin yetersizliği belirginleşmeye başlıyor. Bu sebeplerden dolayı da Türkiye’de aile şirketlerinin ortalama ömrü 25-30 sene ile sınırlı kalabiliyor.

Bunun yanında aile şirketi olmanın, hızlı karar ve risk alabilme faktörleri gibi birçok pozitif tarafının olduğu da yadsınamayacak bir gerçektir. İşte sayılan bu negatif yönlerin bertaraf edilmesi ve aile şirketlerinin pozitif yanlarının daha etkin bir şekilde kullanılmasını sağlamak amacıyla kurumsallaşmaya önem vermek gerekmektedir.

Ayrıca bu sorunların çözülmesi, şirketin yatırımcı için cazip bir fırsat haline gelmesine, ülkenin ise ekonominin büyümesine katkı sağlayacaktır. Aile şirketlerinin gelişmesi içinse en önemli faktörlerden birisi kurumsal yönetim ilkelerini belirlemek olacaktır.

 

Kurumsal Yönetim ve Yasal Dayanağı

Kurumsal yönetim kavramı, şirketlerin davranışları ve özellikle ABD’deki şirketlerde yaşanan skandallar neticesinde ortaya çıkmıştır. ABD şirket skandallarının en ünlüsü olan ve ABD’nin en büyük şirketleri arasında yer alan enerji şirketi Enron skandalıdır. Enron’un ve şirket yönetiminin çok şeffaf görünüp aslında yeterince şeffaf olmaması ve gerçekte sürekli artış gösteren hisse değerleri ve raporlarının altında saklanan muhasebe kayıtlarının olduğunun ortaya çıkması sonucunda, şirket hisse senedi değerlerindeki sert düşüşle şirket iflas etmiş, beraberinde çalışanları da dâhil olmak üzere şirketten menfaati olan birçok kişiyi mağdur etmiştir. İflası ile birlikte şirketin bağımsız denetçiliğini üstlenen, zamanın en büyük denetim şirketlerinden biri olan ve şirketin gerçek mali durumunu gizlemekle suçlanan Arthur Andersen şirketi de tabiri caizse Enron’la birlikte batmıştır. Bu olaydan sonra sıkıntı yaratan bir diğer olay olan Worldcom skandalından sonra da kurumsal yönetim kavramı ABD’den dünyaya yayılarak önem kazanmıştır.

Kurumsal Yönetim kavramı, temel olarak 1961 yılında kurulan ve merkezi Paris’te bulunan ve Türkiye’nin de aralarında bulunduğu otuz dört üye devletten oluşan Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü (Organisation for Economic Co-operation and Development –OECD) tarafından ilk olarak 1991 yılında tanımlanmıştır. Kurum çeşitli ülkelerce benimsenecek bir dizi ilkeler belirlemiştir. OECD’ye göre kurumsal yönetim,  şirket yönetimini, yönetim kurulunu, pay sahiplerini ve menfaat sahipleri arasındaki ilişkiler dizisini içeren bir kavramdır. OECD tanımına baktığımızda kurumsal yönetim kavramı içerisine “menfaat sahiplerini” de koyduğunu görmekteyiz. Dolayısıyla şirkette alınacak her kararın aslında o şirketle doğrudan veya dolaylı olarak ilişkide olan, yan şirketten menfaati olan herkesi etkileyebileceğinden bahsedebiliriz. Bu bağlamda OECD bazı prensipler yayınlayarak şirketlerin bu prensipleri benimsemesi neticesinde şirketten menfaati olanları da olumlu yönde etkileyecek şekilde kurumsallaşmasını, aynı zamanda sağlamayı amaçlamıştır. Peki, nedir bu ilkeler?

OECD’nin hazırlamış olduğu ilkeler temelde

  • Şeffaflık,
  • Adillik,
  • Hesap verilebilirlik ve
  • Sorumluluk

kavramlarına dayanmaktadır.

OECD’nin bu ilkeleri yayınlamasından sonra Sermaye Piyasası Kurulu (SPK) da tebliğler yayımlamış, son olarak da “Kurumsal Yönetim Tebliği (II-17.1)” 3 Ocak 2014 tarihinde resmi gazete yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Bu bağlamda, Avrupa ve ABD’ye nazaran biraz geç kalmış olmakla beraber, SPK’nın son yıllarda kurumsal yönetim kavramına önem verdiğini görmekteyiz. Bu bağlamda, OECD ile paralel olarak SPK’nın da aile şirketlerinin kurumsallaşmasında önemli rol oynayacağını düşünmekteyiz.

SPK tebliğindeki birçok hükmü halka açık şirketler hariç olmak üzer diğer şirketler için zorunlu olmayıp şirketlerin daha şeffaf bir yapıya kavuşmasını sağlamıştır.

Reklam
Reklam

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR x
Kaner Şirketler Grubu, münhal açtı!..
Kaner Şirketler Grubu, münhal açtı!..
1 sterlin ne kadar? Güncel döviz kurları - 22 Eylül 2018
1 sterlin ne kadar? Güncel döviz kurları - 22 Eylül 2018